Her yüce kitabın anahtarı, Kadim Kelâm’ın manalarını kendisinde toplayan, Âlim olan Allah’ın ilim süresinin baş levhası “Bismillâhirrahmânirrahîm.”dir. “O gün ki ne mal fayda verir, ne oğullar, ancak Allah’a selim bir kalp ile varan başka!” Allah, Efendimiz Muhammed’e (s.a.s.) ve O’nun soyundan ve yolundan gidenlerin tümüne rahmet etsin. Ey sabır ehli fakirleri seven kişi sana selâm olsun! Ey ariflerin kalplerinin sevgilisi sana selâm olsun! Ey âşıklar zümresinin yardımcısı selâm sana olsun! Ey kâmillerin sultanı selâm sana olsun! Allah seni iki cihanda aziz eylesin ve yüce Allah senden, bizden ve tüm müminlerden razı olsun!
Azizim, nurum, efendim, kâmil Hacı Mustafa Efendi hazretleri hayli zamandır sizinle bir araya gelip görüşmek nasip olmadı. “Yazışmak yarım vuslat gibidir!” sözü meşhurdur. Kerem buyurup göndermiş olduğunuz mektubunuz bana ulaştı ve bu duacınız tarafından okunarak anlaşıldı. Ve mektubunuzla gönlümde oluşan mutluluğu ancak o mutluluğu bahşeden Allah bilir. Bu esnada sizin duanızı kazanmak ümidiyle hizmette bulunan manevi evladımız faziletli Muhammed Efendi ve diğerleri mektuplarında siz sultanımızın sıhhatinizin yerinde olduğu haberlerini ve kendilerine lütufla muamele buyurduğunuzu size şükran duyduklarını ve hoşnut olduklarını bana bildirdiler.
O anda aklıma şu hadisi şerîf geldi: “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır!” ve bir âyet-i kerimede de “Muhakkak Allah iyilik yapanların çalışmalarını zayi etmez!” buyurulduğu sizin malumunuzdur. Fakir de saadetli şahsınıza teşekkür ve edep timsali Hacı Ömer Ağa oğlumuza bir parça dua mektubu yazmaya koyulduğunda şu bilgiler ilâhî hikmetten kaynaklanarak geldi: Manevi yolculuğumun başlangıçından bu yana kırk seneden fazla oldu.
Bu uzun süre zarfında gerçekleşen manevi yolculuk; seyir, sefa, keder ve ilimler hem dış alemde hem de iç alemimde alçak dünyanın elemleri, belâ, imtihan ve sıkıntılarının tümü açıklanacak olsa; hakikat yolunun yolcusu olan tarikat kardeşleri, halimizi öğrendiklerinde kendi hallerine şükredip hamd etmeleri, Hakk’a yönelişlerinin ve mertebeleri kat edip aşamalarının yorulmaksızın ve herhangi bir aksaklık olmaksızın kolaylıkla gerçekleşmesini umarak ve Cenâb-ı Allah’tan dileyerek yazma işine cesaret edildi. Başlangıçta bin yüz elli üç tarihinde Rum diyarında Sofya isimli büyük şehirde ikamet etmekteyken, herhangi birinin öğretmesi ve telkini olmaksızın gece-gündüz kelime-i tevhide devam ediyordum.
O hak kelâmın etkisi vücut ikliminde kendini gösterdi. Öyle acayip haller meydana geldi ki, hayran, şaşkın bir halde ağlayıp inliyordum. Beyt Allah hidayete erdirmeyi dilerse, Özel bir kula işaret eder. İnsana ilâhî lütuf nasip olacaksa eğer, Fakirin ayağına gönderir pâdişâhı. O haldeyken Allah’ın yardımıyla Hızır (aleyhisselâm) ile buluştum. O Aziz (Hızır) Hakk’ın izniyle halime vakıf olduğunda merhametle zikri öğretip telkin etti. Sonra o halde uzun süre zikirle meşgul oldum. Elli yedi [1744] tarihinde manevi işaretle Şam-ı Şerîf ’e gittiğimde Emeviyye Camii’nde vekil olarak bevvâb(kapıcı) oldum.
Ben Hazreti Yahyâ (aleyhisselâm) hazretlerinin türbesinin yakınında itikaftayken yine o camide itikafta kâmil ve aziz bir insan bulunmaktaydı. O kâmil insan on sekiz sene Mekke ve Medine’de mücavir olarak kalmış ve Ravza-i Mutahhara’da “(Ölmeden evvel) Ölünüz!” sırrına ermiş, ebedi hayata ve muradına ermiş bir eşsiz, ilmiyle amel eden, kâmil, faziletli, canımdan daha kıymetlim, ruhum ve kurtuluş sebebim el-Hacc Süleymân Efendi hazretlerinden biat yenilemek nasip oldu. Tarikat, hakikat ve marifet ilmiyle terbiye olunma işim kendisine havale edildi. Yedi tavrı kendisinin himmetiyle müşahade etmek de nasip oldu.
Sonra seyahat edip yer küreyi görmek niyetiyle Kudüs’ten, Arabistan kıyısından Akdeniz’de Kıbrıs’tan ve Silifke’den Karaman, Kayseri’ye ve oradan İstanbul’a, Rumeli’den Selanik’e oradan sırasıyla Arnavutluk, Elbesan, Tiran, İskenderiyye ve o gün itibariyle sınır sonu olan Venedik sınırından dönerek Edirne, Yanboli, Karadeniz’den bazen yalıların kenarından yaya ve bazen de denizden çıplak olarak Trabzon’a geçtim. Sonra eyalet içindeki Çıldır sancaklarını dolaşıp Ahıska, Kars ve Kürdistan’da sınır sonu olan Beyazıt, Tiflis ve oradan Erzurum’a vardım.
Kısacası doğuda ve batıda sınırların son noktaları arasında bulunan büyük şehir, kasaba ve köylerin tümünde o asırda bulunan kâmil insanlar, arifler, (manen) uyanık insanlar ve dervişlerle görüşmek nasip oldu. Sonunda Erzurum’da aile bağıyla bağlanıp doksan iki [1778] tarihine kadar o beldede ikamet ettim. Belde ahalisinde bazı fesat inkarcıların iftiraları nedeniyle pek çok kez oradan sürgün edildim. İnkarcı tayfasından bin eziyet ve sıkıntı çektim. Sonra yine de yüzlerine gülerek onların hizmetinde bulundum. Dikenden şikayet etsem de “De ki; her şey Allah’tandır!” diyerek O’ndan, O’nda, O’nunla, O’na zikrederek yöneliş nasip oldu.
Bu tılsım tende ve beden şehrinde “Müminin kalbi Rahman’ın arşıdır!” sırrınca nişansız olandan bir nişan aramak sevdasıyla Rabb’in emrinde “O’na (kendi ruhumdan) üfledim.” âyetinde ifade edilen gizli sırları bulan ve bilen canlar gibi ilâhî sırlara ermek niyetiyle akl-ı meaş kuvvetiyle aklı mead(ahiret) odaklı akıl yardımıyla, o zât-i pâk’in inayetiyle on sekiz bin alemin özet bir nüshası olan en güzel surette yaratılan insanın dört unsur semalarında, aşağı tabakaları olan şehir ve köylerinde nefs “nefs-i tıfliyle” kâmil mürşidin kılavuzluğuyla “sefer der vatan” edip ilâhî gerçeği kavrayan ruhuyla o “Habîr” olan, her şeyden haberdar olan Allah’tan haber talep ettim.
O aşk sultanı, vücut iklimimde ve o en büyük tılsım da gizli hazinenin tılsımını bozdu. Saklı olan gece kandiline sahip oldum. Nice bin çelik kazma ile varlık dağımın pek katı olan taşlarını parçaladı. Aşk sultanı bende aşk alemine düştü. Mecazi aşkta benim gibi dünyada bulunan zahiri sanat ustalarının terbiyesinde bütün fenleri, sanatları tahsil ettim. Hünerli kimseler arasında “hezarfen(bin fen)” sahibi diye meşhur oldum. Sonra sıradan halkın ilgilendiği ilimle meşgul oldum. Ondan sonra tasavvuf ilmine yöneldim. Allah’ın bana takdir ettiği kadar tahsil ettikten sonra bin bir zorluklara düştüm. Şiir sanatında mahlasım “Sâdık” ismim “Muhammed” idi.
O pâk isim hürmetine inancım doğrultusunda amel etmek ve olgunluk kazanmak vacip derecesinde gerekliydi. “Ancak çalıştığı…” âyetine uygun hareket ettim. Kâmil insanların yazmış oldukları tasavvuf kitaplarından sırlardan bahseden iki yüzü aşkın bölümü dikkatle okudum. Onların nasihatlerine göre hareket ettim. Ezelî hissemizde ne kadar nasibimiz varsa ihsan edildi. O anda vahdet sırrına erdim. Nefsimi tanıyıp, manen uyanmış olarak arif oldum. Uyanık olduğum halde Muhammedî sırra erdim. Vahdet denizine battım. Bildim ve buldum diyerek mutlu olduğum sırada ilk mürşidim, doğru yolun kılavuzu Hızır o anda bana hitap edip; “Ey gâfil! Henüz gizli şirkten kurtulup, benlikten âzâd olamadın.
Ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabında “Evet ya Rabbi!” dediğin cananını canın içinde bulup tanıyamadın, sırlarına eremedin. Sen hâlâ ilim, amel, nefsi yenmek için çabalama, dünya lezzetlerinden ve rahatlarından uzaklaşma çalışmaları, Allah’ın isimleri ve sıfatlarını zikretmek, manevi bağlılık, zikir, tefekkür, Kur’an okuma, sürekli Allah’ın huzurunda olduğunun bilincinde olma, mahv(Allah’ın varlığında kendinden geçiş), sahv(sonra) yine kendine gelme hali, manevi sarhoşluk, saz, söz, zevk, şevk, bedenen ve ruhen sefa içindeyken dua ve niyaz halinde oluş, korku ve ümit kayıtlarına bağlısın ve tüm bunlarla alakalısın.
Bu kadar büyük bağ ile perdelenmişken insaf et de bir düşün: Sen nerede, Allah’ı tanımak nerede?” dediğinde; utanarak, pişmanlıkla, üzgün ve bitkin bir hal alır. Bütün sevdaları bir kenara bırakarak yeniden tevbe ve istiğfar eder. “İmânınızı yenileyiniz!…’’ hadîs-i şerîfine sımsıkı tutunur. Âh edip inleyerek üçüncü nefy ve isbâta başlar. Sonunda aşk sultanının yüce divanına can atar. Ağlayıp sızlayarak gönül şehrinde gizli canların canı Yusuf ’u aşkla, sözsüz ve lisansız yakınlığa erip sohbet ederek sefa bulur. Derviş sohbetleriyle ilgilenip mahrem olamaz. Kudsî ruhu aşkla birbirlerine ezelden aşinadırlar. Bense benlik belâsıyla perdelenmiş, hayran, ağlayıp sızlamaktayım.
Allah (c.c) hazretleri o anda halime rahmet ederek gönlüme inayetle nazar buyurdu. ‘‘Rahman’ın cezbelerinden bir cezbe…’’ Sırrı belirdi. Beni benden alarak kendimden geçip fenaya erdim. Kendime geldiğimde yine açıkça; ben kimim, saki kim, (manevi) şarap ve kadehin ne olduğunu anladım. Bu rahmânî cezbe ve irfan nuruyla hayli zaman ‘‘Arif oldum, (manevi) uyanmışlığa erdim.’’ sanarak vakit kaybettim. Yine nefy ve isbâtın gerçekliğine eremedim. Bu esnada inbisât vaktinde henüz yokluğa ermedim. Varlık engeli ortaya çıkarak ‘‘Vahdet noktasına aşinayım. Vahdet denizinin dalgıcıyım. Ve o denizin derinliklerinde kandilim. İki cihana sahip oldum.’’ yanılgısıyla vicdanım bin benlik belâsıyla gönülde övünüp durur.
Yine o doğru yolun kılavuzu olan Hızır bana şöyle hitap ederek gönlüme seslendi: ‘‘Sen henüz benlikten âzâd olamadın ve gizli şirkten de kurtulamadın. Nefsini tanıyıp Hakk’a eremedin. Gönül şehrinde ruhun hakim olup da nefs çocuğunu emrinin altına alamadın. Henüz aşk aleminde ruhani zevklerle perdelenmiş bir durumdasın.” Sen sende varoldukça ‘‘Mürid’’sin sen. Ancak varlığından geçince ‘‘murad’’ olursun sen. Sıkıntıdan lezzet alıyorsa kişi henüz “var’’dır o. Nimetlerden tat alıyorsa da henüz ‘‘var’’dır o.
Zira varlığından geçerse bir er, Belâ ve nimetin lezzeti O’ndan gider. dediğinde, işte o anda ilim, olgunluk, mal, evlat ve aile, akraba ve arkadaşlar, tasavvuf ve tasavvur ilmi, nefsle yapılan cihad, manevi keşif ve görülerin hepsinden sıyrıldım. Sonra ben okuma yazması olmayan bir meczup, akılsız, sersem ve hayret içinde kendimi kaybetmişken başka birtedbirle yeni baştan ‘‘Sâlik olmalıyım.’’ düşüncesi kendini gösterdi. Rabbimin sürekli olarak beni gördüğü düşüncesiyle, (Rabbimin dışında zihne ve kalbe gelen) tüm hatıraları gidermeye çalıştım.
O esnada Bâyezîd-i Bistâmî hazretlerinin bir gün ve gece içinde birkaç kez “gizli şirk kemeri’’ adında beline bir ip bağlayarak kutbiyyet makamında olmasına rağmen kendisini kulluğa indirgeyerek dua edip şöyle yalvardı: ‘‘Bir damla meniden meydana gelen ve dört unsurdan oluşan bu insan görünüşümün bile hakikatini(iç yüzünü) henüz kavramış değilim. Aciz bir kul, köleyim. Her şekilde senin lütfuna ve yardımına muhtacım. Habibin Muhammed (s.a.s.) aşkına beni rıza kapından kovma! ‘‘Fakr tamamlandığında o Allah’tır.’’ sırrına erdirerek benlikten kurtar beni.’’ demiştir. Beyt Eğer sende zerre kadar varlık kalırsa, Erişemezsin O’na, hiç boşa yorulma!
Bu husus hatırıma gelince nefy ve isbât zikrinin neticesini düşünürken birdenbire doğru yolu gösteren Hızır, fena(yokluk) yolunu teşvik edip kılavuzluk ederek sessiz, sedasız, gösterişsiz ve yorulmaksızın beşeriyetten sıyırarak tenha ve kestirme bir yoldan yokluk sahrasına manevi bir yolculuk yaptırdı. Yokluk diyarında kendimden geçip yokluğa erdiğimde ‘‘Talep kulun bizzat kendisidir.’’ ifadesini anladım. Yokluk sahrasının son noktası olan “(Ölmeden evvel) Ölünüz!’’ menzilinde yerleştim. Beyt Ebedî hayatın ne olduğunu şeyhe sordum. Ölmeden önce ölmektir deyince idrak ettim. Ondan sonra fiillerde fena, sıfatlarda fena ve nihayet zâtta fena denilen tasavvufi terimlerin hakikati gönlümde vicdani bir hal oldu.
Açık bir şekilde O’ndan, O’nunla, O’na olduğu sırrı açığa çıktı. ‘‘Her şey aslına döner.’’ ifadesinin hakikatte ne olduğu anlaşıldı. O esnada doğru yolun kılavuzu Hızır buyurdu ki: ‘‘Evliyaya nisbeten zerre zahmet çekmiş sayılmazsın.’’ Fakir (benim) yüce tarikatta karşılaştığımız ibtilâ(imtihan), belâ, safa, cefa her ne varsa özetle beyan etmektir maksadımız. Daha önce açıklanmıştı. ‘‘De ki; her şey Allah katındandır.’’ Bu yazılanlardan maksadımız kendi maharetimizi göstermek için olmadığı, Allah rızası için olduğu kalp ehli kullara malumdur. Benim sultanım efendi hazretleri ve edep sahibi el-Hacc Ömer Ağa oğlum!
Sâlikin(maneviyat yolcusunun) her makamda (o makama uygun) bir tarzda hareket etmesi, tedbir alması ve ciddiyetle çalışması çok gereklidir. Zira; ‘‘Her gün O bir iştedir.’’ Muhyiddîn Arabî hazretleri: ‘‘Hatta her an ve her lahza (O bir iştedir.)’’ demiş. ‘‘Her anda o bir şanda’’ sözünü biliyorsunuzdur. Ârif ve manen uyanık olanlar bilirler ki; hakikatte terbiye eden ve irşad eden O (Allah)’dur. Her an sâlikin gönlüne bir çeşit tecelli ederek onu terbiye eder. Aradaki mürşidler bahanedir aslında.
Sizler padişahın (şeyhini kastediyor) hizmetinde olduğunuzdan bulunduğunuz makam kendi halinize, rütbenize göre sıkıntı ve elemler ve çeşitli imtihanlarla, meşguliyetin çokluğu, tâbiîler, dostlar, hayal, gelir-gider, yakınlarla sohbet-muhabbet, kıskançların kıskançlığı belâsı, istekte bulunanların ihsanda bulunmanızı rica etmeleri imtihanı, tâbiîlerin kötü ahlâk kabilinden verdikleri sıkıntı ve cefaları, herbirinin güç yetiremeyecek hesapsız ve yersiz teklifleri, vücudun hastalıkla cezası, uğursuz nefsin ilişki arzusu, kıyafet, yeme-içmeye olan düşkünlüğünden kaynaklanan manevi ağırlık, vesveseci şeytanın envai çeşit vesveseleri ve bozuk hayaller, zihnin beş duyu ile algıladığı her şey, zihinde kuruntular, hayal gücü dünyasında dönüp dolaşan hayaller işte bunların hepsi ruhani bir azap haline gelir.
Bu sayılanlardan kaynaklanan ağırlıkları, hayvansal ruhun buharı, mide düşkünlüğünün getirdiği olumsuzluklar, belalar-musibetler, kısacası bu unsurlardan kaynaklanan sayısız sıkıntılar bir taraftan ağırlık teşkil ederken diğer yandan kudsi ruh Allah’ın rızasına uygun amel ister. Güzel görünüş ve güzel sese aşık olmayı, nağme, saz-söz dinlemeyi arzular. Rabbimizin emri ise ‘‘aslına dönüşü’’ istemektir. Cemal tecellisi ile vuslata ermeyi diler. Akl-ı meaş ise bu hikmetleri anlayamaz, aslını bilemez. Ve ucu bucağı olmayan çokluk aleminde küllî vahdeti bulamaz. Ve akl-ı meaş akıl gücüyle kalbi selim ve (???)ye talip değildir ve bunu bilemez. Küllî vahdet kendisine son derece imkansız görünür.
Fakat kalp ehli kişiler ve kâmil insanlar Allah’ın yardımıyla yukarıda belirtilen ruh ve kalp hastalığının tedavisi için âyetler, Allah’ın güzel isimleri ve rivayetlerle gelen dualarla pek çok devalar hazırlayarak kabiliyetli sâliklerin hasta kalplerine şifa verecek merhemi bulmuşlardır. Devlet büyükleri, ileri gelenler ya da sıradan halktan olsun meşguliyeti çok olan her kim olsa (manevi) terbiyelerinin hangi metotla olacağını kolayca bilirler. Ve gönül tabipleri arasında günümüzde hala işinin ehli olan tabip bulunmaktadır.
Eğer ‘‘Nerede bulunur?’’ diye sorulacak olursa deriz ki; ‘‘Herkesin kâbiliyeti ve Allah’la olan irtibatı kendisine buldurur.’’ Fuzûlî şöyle demiş: Beyt Arifin kabiliyeti vahyi idrak edebilecek olsa, Hakk’ın emrinin elçiliğine her zerre vezirdir. Cebrail geldi; ‘‘İsteyen, ciddiyetle gayret eden ancak bulur.’’ dedi. Nâbî’den Bir Beyt Ortada, kâmil bir mürşit bulunmayınca, Mürşit olarak sana kitap yeter. Bu ‘Risâle-i Mergub’ adlı esere dikkatle bakılacak olursa meseleyi anlarsınız. Zira gayb kapılarından açılan ilâhî sırlar Allah’ın yardımıyla yazıya aktarılmıştır. Kabul edip de gereğiyle hareket ettiğinizde bu fakire dua etmeyi unutmayınız!
Risalenin bir nüshasını yazmayı isteyen çıkarsa lütfedip yazmasına izin veriniz. Böyle olduğu takdirde nice sâlikler faydalarını yaşayarak görürler. Hazreti Şeyh Muhammed Sâdık Erzincânî (k.s.)
Hayatının kaynaklardaki anlatımı