Başlangıç
Risâle-i Mahbûb Şeyh Muhammed Sâdık Erzincanî kaddese sırrahu Bismillahirrahmânirrahîm Allahu Zü’l-Celâl’e hamd ü senâ ve Rasûlü’ne salât u selâmdan sonra tâlib-i dîdâr ve sâlik-i râh-ı hakîkat olan ihvân-ı mü’minîne duâlar olunup tarafımızdan işbu Risâle-i Mahbûb hediyye olunmuşdur. Zîrâ peder-i mânevî olan kimsenin veled-i mânevisine nush ve pendden ziyâde hediyyesi olmaz. Benim rûhum dil dili var dilden, dile dil dilemeğin dilden dile varılmaz, hâne-i dile Zeyd Amr u Bekr ile bile. Herkes bulunduğu tarîkın evvel ilmini tahsîl edip badehû ameline mübâşeret etmek gerekdir. İbtidâ ilm-i şerîatdır ki cümleye farz-ı ayn olmuşdur. Badehû ilm-i tarîkat elzemdir. Badehû ilm-i ma’rifetullah lâzımdır. Badehû ilm-i hakîkat nimet-i hakdır.
Ammâ ilm-i tarîkat bir bahr-i muhît olmağla ândan bir katre beyân olunmuşdur ki; “Hayru’n-nâs men yenfe’u’n-nâs-İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olan kimsedir.” (Hadîs-i şerîf) tahtında dâhil olmak ümidiyle bî-garaz tahrîr olunup ehl-i tevhîdin duâları ricâ olunur. Bismillahirrahmânirrahîm. Rabbene’ftah beynenâ ve beyne kavminâ bi’l-hakkı ve ente hayru’l-fâtihîn. Sadekallahu’l-azîm. (Sûre-i A’râf, 89. âyet-i kerîme) “Allahümme’ftah lenâ hâzihi’l-kunûz, ve’kşi’f lenâ hâzihi’r-rumûz. Yâ ahî!
E’azzekallahu fi’ddâreyn, ene ekûlü bi-iznillahi teâlâ, isma’ minnî bi-avnillahi teâlâ, akbil ve lâ tehaf, inneke mine’lâminîn, ‘ud’u ilâ Rabbike, İlâhî ente matlûbî, eselüke rıdâke bi-hürmeti Cemâlike yâ Rahîm, irham bi-fadlike ve tekabbel du’âî-Allah’ım bize bu hazînenin kapılarını aç, bu rumûzlarının sırlarını açıkla. Ey kardeşim! Allah Teâlâ seni iki cihânda azîz eylesin. Allah Teâlâ’nın izn-i şerîfiyle söylüyorum. Allah’ın avniyetiyle beni işit, teveccüh eyle, havf eyleme. Muhakkak ki sen emniyettesin. Rabbine duâ eyle. İlâhî!
Murâdım Sen’sin, Cemâlin hürmetine rızâna ermeyi niyâz ediyorum, Yâ Rahîm, fazlınla merhamet eyle ve duâmı kabûl buyur.” Benim cânım iklîm-i hestîde seyr ü sefer ve sahrâ-yı fenâda seyyâh olduğumuz esnâda şâh-ı bekâdan bir elif istikâmet ihsân olundukda cins-i re’yden rüyâ misillü beyne’n-nevm ve’l-yakaza güyâ vâkıada vâkı’ olan budur ki sahrâ-yı fenânın şehr u krallarından bir şehr-i azîme uğradım ki tûl u arzını göz ihâta etmez.
Ol şehrin içinde olan mahlûkun kesreti bir mertebe kim sûkunda rahat gezerler ve ahâlisi cümle cihânda mevcûd olan mahlûkun her sınıfından mahlût Arab ve Acem ve Türk ve Rûm ve cümle keferenin envâı ânda mevcûd bulunmağla hayretde hayrân bir aceb seyrân vâkı’ olup ol şehrin vasatında bir azîm kal’a binâ olunmuş ki burc u bârûsu eflâke beraber ve hâric-i sûrda bir zulmet müşâhede etdim. Ve ibtidâda fehm etdim ki hâric-i sûrda vâkı’ olan bu şehre ezelden şems-i hakîkatden bir şu’le düşmemiş ve düşmez ve ahâlisini gördüm ve fehm etdim ki bu şehrin ahâlisinin gökleri dahi dâr-ı zulmetdir.
Zîrâ meşrebleri kilâb-âsâ bir lokma içün birbirleriyle hırlaşıp ez-bahâne ile birbirlerini yırtarlar ve şehvet ve gadabları gâlib olmağla tabîat-ı nâriyyeleri galebe etdikde birbirlerini katl ederler ve zinâya meyl ve rağbetleri gâlib olduğundan bir fâhişe avrât ardına üçü beşi düşüp bazı kerre birbirlerini kıskanıp helâk ederler ve livâtadan ziyâde haz ederler.
Sirkat ve bühtân ve iftirâ ve şürb-i hamr ve yalan ve gıybet âdet-i müstemirreleri olup bir zerre Hakk’dan havf etmezler ve bu günâh-ı kebîreyi işleyenlerin ekserîsi İslâm’dan olup ve bazıları dahi ulemâdan olup emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker eden ulemâ ve vâiz ve sulehâsı dahi ol şehirde zuhûr edip ol Şehr-i Emmâre ahâlisinin sû-i hâlinden nâşî bir vechle ülfet edemeyip ol şehr-i azîmin vasatında vâkı’ olan kal’aya hicret ederler imiş. Fâkîr dahi ol şehirde bir mikdâr müsâfir oldum. Murâd etdim ki bu şehr-i azîmin bir söz anlar ulemâsını bulup bu şehrin ismini ve hâkimini ve vâlisini ve hâlini suâl edeyim. Ulemâsından birini bulup suâl etdim ki: “
Şehr-i Emmâre
Şehrinizin ismi nedir?”dedim. Dedi: “Bu şehrin ismi Emmâre’dir ve dâiresi gafletdir ve dâr-ı zulmetdir. “Ve pâdişâhlarının ismini suâl etdim. Cevâb etdi ki: “Bizim pâdişâhımıza Akl-ı Meâş derler. Bir âlim ve hikmetde mâhir, müneccim ve mühendis ve hakîm ve tabîb ve âkıl-dânâdır ki küre-i zemînde bir dahi akrânı yokdur.” dedikde pâdişâhın vezîrin suâl etdim. Dedi: “Vezîri kuvve-i müdrikedir ve hissi müştereke kethüdâsı ve vekîl-i harcı kuvve-i vâhime ve vesvâsı.” Ve sâir etibbâından suâl etdikde, haber verdiğine göre bildim ki cemi’ ahlâk-ı zemîme ile mezmûm olan kimesneler Akl-ı Meâş nâm pâdişâhın emekdârı ve mahrem-i esrârı olmuşlar.
Fakîr dahi Akl-ı Meâş’ın her fennde üstâd-ı kâmil olduğunu bildikde sebeb-i maîşet olmak içün ânın fenninde tahsîli ma’rifet sevdâsıyla bir zaman hizmetinde oldum. İsti’dâdıma pesend edip ifrât-ı muhabbetle nice ma’rifetler kesb edip bizi kendüye mahrem-i esrâr etdikde her fenninde mâhir olmağla meşhûr-i cihân olup beyne’n-nâs hezâr-fend oldum.
Lâkin kendi zîr-i hükûmetinde olan mahlûkun cümlesi cemî’ maâsîyi mürtekib olup Akl-ı Meâş iklîm-i vücûdda pâdişâh olmağla bunların bu isyânlarını görürken men’ etmeğe kudreti olmadığından rûhma azîm sıklet gelip ârifâne bir gün aklını uğurlayıp dedim: “Pâdişâhım senin bu şehrin ulemâsı ulemâlarıyla âmil olmazlar ve Hakk’dan havf etmezler ve câhilleri dahi sâib-i müstağfer olmayıp gönüllerinde nûr-i îmân leme’ân etmez. Mutlak sûretde insân ve sîretde hayvan belki “Bel hüm adall-Belki hayvandan da aşağı” (Sûre-i A’râf, 179. âyet-i kerîme) bu ne hikmetdir dedikde cevâb eyledi: “Kim benim ahâlimden değildir?” Kadîmden İblîs bu şehrin halkını başdan çıkarmışdır.
Vesvâs ve hannâs cemî’ ittibâiyle bu Emmâre şehri halkıyla ülfet edip fesâdlarında mahrem olmuşlardır. Ânların fesâdları ref’ine bir tedbîr edemedim dedikde Emmâre şehrinden hicret etmeğe niyet edip, dedim: “Pâdişâhım bu abd-i âciz bendene etdiğin keremi kimseye etmedin. Sâye-i devletinde nice safâlar etdim. Samur kürklerle ve atlarla ve ittibâ’ ve ahibbâ ile sâz ve söz ve lu’b ve lehiv ile olup pâdişâhım yasağ etmeyip ruhsat verdin. Zevk ve safâmız bu dâirede nihâyet buldu. İzn-i şerîfiniz olur ise fakîr bir seyyâhım. Bu şehrin vasatında olan kal’aya varayım dedim. Cevâb etdiler ki: “Ol kal’aya Levvâme Dâiresi derler. Ol kal’a dahi benim zîr-i destimdedir. Lâkin Levvâme ahâlisi bu Şehr-i Emmâre ahâlisine kıyâs olunmaz.
Zîrâ bu Şehr-i Emmâre’de İblîs kadîmî sâkin olduğundan bu Şehr-i Emmâre ahâlisine tevbe müyesser olmaz. Lâkin Levvâme şehrine vesvâs tamâmiyle tasallut edemez. Ânlar dahi günâh-ı kebâiri mürtekib olup işlerler. Zinâ ve livâta ve şurb-i humr ve gaybet ve sirkat ve bühtân ederler. Lâkin der-akab nâdim olup tevbe ve istiğfar ederler.” deyip Akl-ı Meâş sükût etdikde hemân Levvâme nâm kal’aya cân atıp kapusuna vardım ki kapu üzerine yazılmış ki: “et-Tâibü mine’z-zenbi ke-men lâ zenbe lehû- Kim günâha tevbe ederse, hiç günâh işlememiş kimse gibidir.” (Hadîs-i şerîf) Hemân dem ol ânda tâib-i müstağfir olup Kal’a-i Levvâme’ye dâhil oldum. Gördüm ki ol Şehr-i Levvâme ahâlisi Emmâre ahâlisi kadar değil, nısfî mikdârı ancak vardır. Bir zamân ândan müsâfir oldum.
Levvâme ahâlisi ulemâsından suâl etdim. Fehûl (rakîb ve hâfız) ulemâdan bir müftîleri var imiş. Ziyâretlerine vardım. Âdâb ile selâm verdim. Selâmımı ta’zîm ile alıp ânın hizmetinde bir zamân okuyup yazıp müyesser olduğu mikdârı tahsîl-i ilm edip ahâlisiyle ülfet ve sohbet edip meşrebleri cümle malûmum oldu. Ol Levvâme şehri sâkinlerinden pâdişâhlarının ismini suâl etdim. Cevâb verdiler ki: “Pâdişâhımız Akl-ı Meâş’dır. Bu şehrimiz Akl-ı Meâş hükmündedir. Ve etibbâı kibr ü riyâ ve taassub ve zühd nâm vekîlleri vardır. Ve nice âlim ve fâzıl ve sâlih ve âbid cânlar bu
Şehr-i Levvâme
Şehr-i Levvâme’de mevcûd-lardır.” dedikde hâtırıma geldi ki bu Şehr-i Levvâme ahâlisinin ulemâ ve sulehâsı mesleği ve mezhebi ve meşrebi malûm oldu. Acaba umûm üzre halkı ne meşrebdedir deyip hezâr âşinâlık sûretin tutup gördüm ki bu şehrin içinde olan ulemâsı âbid ve zâhid lâkin buhl ve hased ve kibr ve taassub ve nefsâniyet ve gaybet ve tama’ ve hısset ve nifâk meşrebleri bulunmuş. Gâyet ebrârdan sâlihleriyle ülfet etdim. Ebrârların gördüm, cehennem havfından afv ve mağfiret ümidiyle ibâdât ve tâat ederler. Ve cennet arzûsuyla nefisleri safâsıyçün leyl ü nehâr bî-râhat olup cennetin safâların ve hûr ve gılmânlarını birbirlerine ve saf edip tarîk-ı cennete tergîb ederler ve âbidlerden bir şahsa Emmâre şehri ahâlisinden şikâyet eyledim.
Dedi: “Ol Emmâre şehrinin halkı bir alay kâfir ve müfsid ve kâtil ve târikü’s-salât ve zânî ve lûtî ve şâribü’l-hamrdırlar ve cümlesi firâk-ı dalâledendir. Ânlar bizim şehrimiz Levvâme’de yokdur. Gelemezler. Ve ânlardan bazı kimseye hidâyet oldukda ândan hicret edip bu şehrimiz Levvâme’ye gelip fiillerinden nâdim olup tevbe ve istiğfâr ederler. Zîrâ Emmâre şehri ahâlisine ânda iken tevbe müyesser olmaz. Ve şefâate müstehak olamazlar.” dedikde kendi şehirleri Levvâme şehri içindeki kal’anın hâlinden suâl etdikde, dedi: “Ol kal’anın ismi Mülhime’dir. Ve pâdişâh-ları ismine Akl-ı Meâd derler. Ve vezîrinin ismine Sultân-ı Aşk derler. Ol
Şehr-i Mülhime
Şehr-i Mülhime’ye bizden asla giden yokdur. Ve bazı kimse hicret edip giderse bir daha Levvâme şehrimize koymayız. Zîrâ ânlar Şehr-i Mülhime’nin vezîri Aşk’a gâyetle tâbi’ olup muhabbet edip vezîri olan Aşk’a cân u başı ve mâl ve evlâd ve ‘ıyâl feda ederler imiş. Bizim sultânımız Akl-ı Meâş’ın tedbîrine ve taarrufuna itibâr etmeyip teslîm olmaz. ‘Irz ve âr ve nâmûs ve vakar ve zühdü terk edip tasavvuf okuyup bir mikdâr kitâblar yazmışlar ki neûzü billah bir harfi şer’-i şerîf kitâblarına mutâbık değil ve içlerinde mürşid ve delîl ve rehber add olunur bazı kimseler vardır ki hırka ve tâc ve abâ giyip sûretde kisve-i ehlullah ile olup kavl ve fiilleri şer’a mügâyir iken ânların emrine imtisâl ederler imiş.
Neûzü billah. Ânların cümlesi firâk-ı dâlden ehl-i tarîk bulunmuşlardır. Zinhâr ol Mülhime kal’asına uğramayasın ki ânlar sâz ve söz ve nağme ve tanbur ve bozuk ve nây ve kudüm ile Allah derler. Ânlar bizim Levvâme şehrimize gelip mezâklarını icrâ edemezler. Bizim ulemâmızda gayret-i dîniyye gâlib olmağla ittifâk edip ahkâm-ı şer’iyye ve şer’ullah ile kitâblarımız yedimizde tecemmu’ edip velâyetimizden nefy ederiz. Ve nice âdemlerin zikr etdiğini haber alıp katl etdirmişizdir.
Bizde olan ulemâ ve sulehâ ve âbid ve zâhid Şehr-i Mülhime’de bulunmak bir vechle kâbil değildir.” dedikde ol Levvâme şehrinden dahi nefret edip Levvâme’den içerü olan Mülhime-i Mübâreke şehrine teveccüh edip Mülhime kal’ası kapusuna vardıkda kapu üzerine yazılmış ki: “Alâ bâbi’l-cenneti mektûbün Lâ ilâhe illallah-Cennet kapısı üzerinde Lâ ilâhe illallah yazılıdır.” ol kelime-i tayyibeyi okuyup der-akab ânda secde-i şükür edip Mülhime şehrine dâhil oldum. İbtidâ bir Nakşibendiyye tekyesinde ikâmet edip zevk ve şevk ve sâz ve söz ve nağme ve âğâz ile ahâlisi her dem safâda olup beynlerinde nizâ’-ı kesîre ve fesâd ve hased ve bu’uz ve adâvet yok.
A’lâ ve ednâsı birbirlerine iğrâz ve ikdâm ve tevkîr ve ihtirâm edip meclislerinde sohbetleri dilber dîdâr ve zikrullah olup dâimâ safâ-yı rûhânî ile ahâlisi cefâdan ârî olup cennet makâmında mütelezziz olduklarından nâşî ânda ikâmet edip ânda Mülhime şehrinin cümle hâlini suâl edip meclis-i şerîflerinde sohbetleriyle müşerref olup safâ-yı rûhânî ve cismânî ânda cümlesi müheyyâ bulunmağla fakîr dahi mest u hayrân olup ânda hüsn-i zann olunan ihtiyâr ve ârif ve âgâh bir cândan suâl etdim ki “Azîzim ben bir seyyâh-ı fakîrim. Gönül marazlarından gaflet ve zulmet nâm illetlere mübtelâyım. Bu Mülhime şehrinde gönül illetlerine devâ eder bir tabîb-i hâzık bulunur mu lûtf edip haber verin.” deyip ve ol şahsın ismi suâl etdikde dedi: “Âdem-i Hidâyet’dir.
Ezelden bu âna gelinceye değin benden yalan sâdır olmamışdır. Ve hizmetim ancak şehre vuslat tarîkını cândan suâl eden tâlib-i dîdâra dîdâr sebîlini sohbetle haber vermekdir. Sen dahi âşık-ı sâdık bir fakîrsin. Cândan kulağın açıp sözümü cândan dinle ki işbu sâkin olduğun Şehr-i Mülhime dört mahalledir. Ve dördü dahi birbirlerini ihâta etmişdir. Evvel mahallenin ismine
Mahalle-i Mukallidîn
Mahalle-i Mukallidîn derler. Bu senin aradığın tabîb-i hâzık bu Mahalle-i Mukallidîn’de sâkin olmaz ki senin senden olan gaflet ve gönül zulmetine ve şirk-i hafiyyene ilâc eyleye. Hâlâ tabîb-i kulûb sûretinde olup tâc ve hırka ile şeyh sûretinde olanlar irfân-ı kâlîde ârifler ve mukallid ve müfsid ve müddeîler ve da’vâlarını gönülde isbâta kâdir olmayan müddeîler, ahlâk-ı zemîmde ve şirk-i hafîde ve şehr-i şöhretde ve maraz-ı şehvetde ekel ve şürb ve cimâ ve lu’b ve lehv ve nisyânda olup ve mukallid ârifler fesâdlarını gâyet mahfî ederler ve müdrik ve rind ve zeki olurlar ve fehm ve ferâsetleri gâlib oldukları lisânları dâimâ zikirde olup esmâullahın te’sîrini müşâhede eylediklerindendir.
Bu mahallede senin maraz-ı kalbine ve illet ve gaflet ve nisyânına merhem-i şâfî verir bir tabîb-i hâzık yokdur. Bu Mahalle-i Mukallidîn’den hicret edip Mutmainne Kal’ası tarafında olan Mahalle-i Mücâhidîn’e varıp ânda derdine dermân eder tabîb bulunur dedikde hemân mısra’: “Hayy Hûdan fârîg ol âlemde sultânlık budur.” dedikde Mücâhidîn’e varıp müsâfir oldum. Ahâlisini gördüm ki zaîf ve edîb ve zâkir ve şâkir ve mücâhid, oruc ve namâz ve ibâdet ve tâât ve riyâzât üzre sâkin ve sâkit ve âlim ve âmil ve fâzıl cânlarla görüşdüm.
Bildim ki bunların bu misillü hareketleri ahlâk-ı zemîmeden ve şirk-i hafîden ve zulmet ve gafletden âzâd olup Mutmainne Kal’ası’na dâhil olmağa isti’dâd kesb edip irci’î hitâbına müstehak olup bâb-ı rızâda mukîm-i ikâmet içün imiş, fakîr dahi nice seneler ânlar gibi hareket edip bir ân zikr ve fikri terk etmeyip sabr ve tahammül ve kanâat ve gayret edip mücâhededen hâlî olmadım. Lâkin şirk-i hafîden ve gaflet ve zulmetden hulâsa çâre bulmadım ve sâkin olduğum Mücâhede mahallesi tabîblerine ricâ eyledim ki: “Benim illetim şirk-i hafî ve gaflet ve zulmetdir. İnâyet buyurup bir merhem-i şâfî ihsân buyurun.” dedim. Cevâb etdiler ki: “Bu Mahalle-i Mücâhede’dir. Bunda senin derdine der-mân yokdur. Lâkin Mutmainne Kal’ası’na karîb bir mahalle dahi vardır.
Ol mahalleye Mahalle-i Murâkabe ve Mahalle-i Münâcât derler. Bu senin illetine ilâc eder. Tabîb ânda bulunur.” dedikde hemân ândan Mahalle-i Murâkabe’ye vardım. Gördüm ki ahâlisi zikr-i kalbîde veled-i kalb sâhibleri olup baş zemînde huzû’ ve huşû’ ve huzûrda melûl ve mahzûn ve bî-nutk ve bî-lisân, zâhirleri harâb ve bâtınları mamûr olup, meşrebleri halîm ve selîm ve teslîm ve havf-ı Hüdâ’dan birbirleriyle ülfet ve sohbet etmezler. Ve ilim ve hikmetle asla birbirlerini murâkabeden men’ etmezler. Ve birbirlerinin huzûruna mâni’ olmazlar. Ve birbirlerine zerrece bâr olmazlar. Fakîr dahi ol
Murâkabe mahallesi
Murâkabe mahallesinde nice seneler ikâmet edip ânlar gibi etdim. Lâkin gafletden âzâd oldum, ammâ şirk-i hafîden ve gönül zulmetinden âzâd olmadım. Gözüm yaşı revân olup zâr u giryân, hayretde hayrân bir acîb ve garîb seyrâna uğradım. Bahr-i âlâm-ı gamda gark oldum. Her anda ölmek ârzû edip ölmeden gayrî çâre bulamadım. Ölmek dahi yedimde olmadığından melûl ve mahzûn murâkıb dururken yine mukaddem nush eden nâsih ki hidâyet-i Hakk nâm-ı kâmil zuhûr edip hâl-i perîşânıma merhamet edip buyurdular ki: “Ey gurbetde esîr ve zâr u giryân! Sen derdine bu hâl ile dermân bulamazsın. Bu Mahalle-i Murâkabe’den geç, Mutmainne Kal’ası kapusu önünde bir mahalle vardır. Âna göç. Adına Mahalle-i Fenâ derler.
Fe’fnev sümme’fnev sümme’fnev, fe’bkû sümme’bkû sümme’bkû-Fenâya erişiniz sonra fenâya erişiniz, sonra yine fenâya erişiniz, bekâya erişiniz, sonra bekâya erişiniz sonra yine bekâya erişiniz” sırrı ânda sana ayân olur. Ve maraz-ı şirk-i hafî ve gaflet ve gönül zulmetine ânda devâ eder. Mahv-i fânî ve bî-vücûd olan tabîb-i hâzıklar ilâc edip halâs olursun.” dedikde ândan Mahallei Fenâ’ya varıp, müsâfir oldum. Ol Mahalle-i Fenâ’nın ahâlisini gördüm ki cümlesi la’l gibi sâkit ve meyyit gibi nutka tâkatları yok ve sıhhatlerinden katl-i ümmîd etmişler. Hemân melekü’l-mevte müntezir olup durmuşlar.
Mahallelerine gelip gidenlerden bî-habîr olup Fenâ mahallesi ahâlisi beş vakit namâzı edâdan gayrı bir fiile kâdir olmayıp dünyâ ve ukbâ ve Zeyd ve Amru’yu bilmezler. Ve havf ve recâdan geçmişler. Ve dahi duâ ve senâ ve niyâz ve zikr ve fikr ve safâ ve cefâ ve lezzet-i cismânî ve lezzet-i rûhânî ile mukayyed olup mütelezziz olmazlar. Ânların hâllerine bakıp fakîr dahi bir nice seneler ânlar gibi etdim. Zâhirimi ânlara taklîd ile mutâbık etdim. Ammâ bâtın hâlleri bir vechle malûm olmayıp ve fenâ ve hâl-i fenâyı tarîfi mümkün olmayıp ol hâlde Mahalle-i Fenâ’da dahi bir gam u âlâma uğradım ki hâlimi tabîbe arz etmeye bende, benim olarak mülküm olmak üzre bir vücûd bulamadım ki benimdir, ben neyim. Bildim ki ben benim diyemedim.
Bildim ki ânda vücûd ve mülk sâhibi hâzır ve nâzırdır. Ve vücûd benimdir demek yalan ve yalan ise cemî’ edyânda harâmdır. Ve taleb dahi, dahi şirk-i hafîde vâkı’ olup ben ise şirk-i hafîden halâs olmak içün seyyâh oldum. Bu hâlde dahi acz ü hayretim ziyâde olup ve cümle murâdımdan fârig olup gözüm yaşı günden güne bilâihtiyâr ziyâde olmağa başladı. Emân Yâ Rabbi! desem yine isneyniyyet ve şirk-i hafî ki tamâm ben varım ve emânım var ve tâlibim ve matlûbum dahi var. Kaç aded zâhir olur. Bilmem ne çâre kılayım dilde olan ızdırâbıma.
Vâkıf olan âlemü’s-sırri ve’l-hafiyyât hâlime merhamet edip gönüllerde tâlib-i dîdâr terbiyesine memûr olan ilhâm meleği bu garîb ve bî-kes ve bî-vücûdun hâline merhamet edip izn-i Hakk’la ilhâm-ı Rabbânî kitâbından okutup ibtidâ “
Fenâ makamları
efnâ-yı ef’âl elzemdir.” dedikde hemân elim uzatmak murâd etdikde gördüm bu elim cemâd gibi anâsır-ı erba’adan mürekkeb bir mânâdır. Elim benim değil. “Fa’âlün limâ yürîd-Ne dilerse (dilediği gibi) hakkıyla yapandır.” (Sûre-i Burûc, 16. âyet-i kerîme) Ve bende bir fiile kudret yokdur. Kâdir Bir’dir. Kudretim yok. Ve’l-hâsıl her ne fiil benden sâdır olacak ise ol fiili fa’âle ve ânın kuvvet-i kudretine havâle edip ve cümle benden sûret-i beşerde vâkı’ olan ef’âlden fârig olup tamâmiyle fenâ-yı ef’âl ne demekdir. İlhâm meleği vâsıtasıyla sırrımda sırrına vâkıf olup hamd ü senâda oldum.
Eger ulemâdan bazı tasavvufa âşinâ olanlar bu fenâ-yı ef’âle Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da bir delîl var mıdır derse “Kul küllün min ındillah-(Onlara) de ki: “Hepsi Allah katındandır.” (Sûre-i Nisâ, 78. âyet-i kerîme) âyet-i kerîmesinde ayândır. Fakîr okuduğum yokdur. Ammâ okutmağa Hak Teâlâ kuvvet ve kudret ihsân etmişdir. Bu bahsimiz hâle mevkûf olmağla kâl ile tabîr-i hâl takrîr ve tefhîm olunmaz. “El-hâlü lâ yu’rafu bi’l-gâl-Hâl, kâl ile bilinmez.” ehline malûmdur. Bundan sonra ilhâm meleği vâsıtasıyla avn-i Hakk’la fena-yı sıfât etmeğe teveccüh olunup bakdım nazar benim değil, nefs-i nâtıka bilmem. Nâçâr zâhir ve bâtında olan sıfâtımdan kat’-ı alâka edip ve cümle rûhumla ve cismimle ve havâss-ı kuvâlarımda ben beni bir zât farz etdim.
Gördüm farz etdiğim dahi isneyniyyet yine şirk-i hafîdir. Elin mülkünde ne alâkam var diyerek nâçâr kaldım. Cümle zâtımı mahv-i fânî kıldım. Ammâ yine talebden fârig olamadım. Fikr etdim ki “Ve’t-talebü ayne’l-bu’d-Taleb etmek, mahza uzaklıktır.” (Kelâm-ı kibâr) demişler, ben bu benliğimle ne belâya uğradım bilmedim. “Vallahu (innehû) bi-külli şeyin muhît- Doğrusu O, herşeyi (ilim ve kudretiyle) hakkıyla kuşatıcıdır.” (Sûre-i Fussilet, 54. âyet-i kerîme), “Huve’l-Evvelu ve’l-Âhiru ve’z-Zâhiru ve’l-Bâtınu ve Huve bi-külli şeyin Alîm-O, Evvel (herşeyden önce var olan)dır, Âhir (herşeyin helâkinden sonra bâkî kalan)dır, Zâhir (delilleriyle varlığı apaçık olan)dır, ve Bâtın (akılların O’nu idrâk edemediği, Zât’ının hakîkatı bilinmeyen) dir.
Ve O, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Sûre-i Hadîd, 3. âyet-i kerîme) sırrında zâhir olup ândan “Mûtû kable en temûtû — Ölmeden evvel ölünüz.” (Hadîs-i şerîf) sırrına mazhar olmağa teveccüh etdim. Yine şirk-i hafî ki bir ben ve bir de teveccühüm var imiş. Güyâ bu dahi bir yalan. Ne derde düşdüm ki münâcât etme, hareket etme, teveccüh etme ve taleb etme. Bu garîb mânâ ki halli gâyetle müşkil. Nâçâr cümlesini sahibine teslîm edip bâbü rızâda mukîm olup hâlet-i nez’de sâhib-i firâş olan hasta misillü tarîfi mümkün olmayan bir makâmda dâimâ ölmeğe müntezir olup bî-akl ve bî-şuûr, aynı meyyit gibi bir zaman bu hâlde kaldım. Ândan istefti kalbeke deyip gönül fetvâsına mürâcaat etdim.
Cevâb etdiğim: “ Senin senden zuhûr eden nefsindir, senin mâdâmki haberin vardır. Sen irci’î hitâbını gûş edemezsin. Zîrâ bu da malûmdur ki bir tuzlaya bir kedi düşüp mürûr-i eyyâmla cümle vücûdu tuza kalb olsa ol hirrenin vücûd-i evvelinden bir kıl kalsa ânın bâkî kalan bir kılının bahsinde ulemâ-yı zâhir nice kîl ü kâl ederler ki bî-hesâb. Bazı kimseler der ki vücûd-i evvelinden bâkî kalan bir kıl mâni’ olmaz. Cümle vücûdu tuz hükmündedir. Ve bazılar derler ki mâdâmki vücûd-i evvelinden bir kıl bâkîdir, cümlesi ol vücûdun bâkîsi hükmünde der. Ekeli helâl olmaz.
Her ne kadar bir kıl dahi olursa” deyip ol cevâbı fehm ve idrâk etdikde müceddeden yine mevt irâdıyla ölmeğe mehiyyâ olup ba’dehû bu hâle istigrâk derler imiş, bir hâl dahi zuhûr edip benim bende benden bana bir keyfiyyet ârız olup sırrımda bî-harf ve bî-savt irci’î hitâbı gibi bir hâl zuhûr etmekle ol anda bir tarîfi mümkün olmayan bir lezzet-i manevî vâkı’ olup mest ü medhûş olup ol anda bîdâr oldum. Ba’dehû Akl-ı Meâş ile fikr etdim ki ne hâletdir. Akl-ı Meâş ol esrâra vâkıf olmaz imiş. Bî-habîr olduğundan fikr ile esrâr-ı İlâhî’ye vâkıf olunmayacağı malûm olup da’vâdan fârig oldum.
Bu ana değin tahrîr olunan esrârdan murâdım izhâr-ı fen olmayıp ancak vefâtımdan sonra bu risâlemiz ehibbâya yâdigâr olup nice sâlik râh-ı hakîkat ve taleb-i dîdâr olanlar mutâlaa etdiklerinde bu fakîri dahi duâ ile yâd edeler. Bu risâleye nazar eden cânlar kendi cânlarını bilirler. Elbetde dikkatle mutâlaa eden sâlik kendi hâlini fikr etdikde kendisi makâm cihetinden kangı şehirde sâkindir ve kangı mahallede ülfet eder. İnsâf edip âna göre hareket eder. Bâb-ı rızâyı bulup, bilip, hamd eder. Beyt Bu risâlem nâmı mahbûb olduğuçün ey peser Def’-i gamdır âna târîh eyle ânı tâc-ı ser 1194 Temmetü’l-kitâb bi-avnillahi Melikü’l-Vehhâb Bu risâlenin günümüze kadar gelmesinde Hazret-i
Nüshanın hikâyesi
Şeyh İbrahim Fahreddîn Şevkiyyü’l-Cerrâhî (kuddise sırruhu’l-âlî)’nin çok büyük hizmeti vardır. Kendileri 14 yaşlarında iken Şeyh Sâdık Efendi’nin de postnişîn oldukları Alaca Minâre ismiyle bilinen tekkede vekaleten şeyhlik yapmışlardır. Bu risâlenin asıl nüshalarından birini bakkal dükkânında bulmaları ayrıca dikkate şayandır. Bakkaldan alışveriş yaparken orada öylece üstüste durmuş kâğıtlar dikkatini çekmiş. “Yahu bu kâğıtlarda el yazması şeyler var, n’apacaksın bunları?” diye dükkân sahibine sorduğunda o da “Hacı Baba, paketlemeye lâzım oluyor bu nev’î kâğıtlar, ona kullanacağım.” diye cevap vermiş. “Hele sen şunları bir ver bakayım?” demiş dükkân sahibine. Kâğıtları eline aldığında bir de ne görsün! Şeyh Sâdık Efendi Risâlesi değil miymiş?
Şimdi bu güzel kâğıtlara aktarılarak size ulaştırılan bu risâle ümid edilir ki layık olduğu inançlı sînelerdeki yerini bulur. Şunu da hatırlatmak icab eder, seyr u sülûk anlatılmakla anlaşılmaz. Her anlatılan da herkese uygun değildir. Burada verilen genel malûmat tıp kitaplarında verilen bilgiler gibidir. Her ne kadar açıkça beyan edilmişse de erbâbı veyahut bu hususta biraz daha ihtisas sahibi olanlarla da istişare etmek öylece kanaat sahibi olmak uygundur. En azından burada ifade edilenleri başkasına tatbik etmek için değil, kendi nefsinde muhasebe etmek için değerlendirenler herhâlde zarardan emin olacaklardır.