BirErzincan'dan Sofya'ya
Hicrî 1136 — mîlâdî 1723 yılında Erzincan'da doğdu; müftü ailesindendir. Aslen Erzincanlı olduğu hâlde uzun süre Erzurum'da ikamet ettiği için “Erzurûmî Sâdık Efendi” diye de şöhret buldu. Tahsilini, Halvetî meşâyihinden Şeyh İlyas'ın halifesi ve ulemâdan Şeyh Abdullah Hilmî Efendi'den yaptı. Sefîne-i
Bu zât, devrin en tanınmış hadis ve kıraat âlimlerindendir. Elli yıl camilerde ve medreselerde müderrislik yapmış, III. Ahmed ve I. Mahmud'la görüşmüş, I. Mahmud tarafından sarayda kendi yaptırdığı Saray-ı Hümâyûn Kütüphanesi'nin hâfız-ı kütüplüğüne tayin edilmiştir. Elli beş eser telif etmiştir; en meşhuru Buhârî şerhi Necâhü'l-Kârî'dir (otuz cilt). “Hilmî” mahlasıyla Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler söylemiştir. En meşhur iki talebesinden biri Sâdık Efendi, diğeri Bursa'da medfun Benderli Şeyhü'l-Kurrâ Ebû Bekir Efendi'dir. Muhammed
Yalnız zâhirî ilimlerde üstad değildi: aynı zamanda Halvetiyye'den Şeyh İlyas Efendi'nin halifesiydi. Vassaf, Sâdık Efendi'nin Şam'a gidip Süleymân Kürdî'ye intisap edinceye kadar kimseye bağlanmadığını söyler; ancak pîr Risâle-i Mergûbe'de Süleymân Efendi'ye “tecdîd-i biat”ten söz eder — yenilenen bir biat, daha önce bir biat bulunduğunu gösterir. Tezin kanaati, bu ilk bağlılığın Sofya'da hocası Abdullah Hilmî Efendi'ye olduğudur. Muhammed
Ömrünün ilk on sekiz yılını memleketinde geçirdikten sonra 1740/41'de Sofya'ya hicret etti. Tahsile devam etmekle birlikte başlangıçta kimseye müntesip olmadan zikirle meşgul oldu ve kendisinde “hâlât-ı acîbe” zuhur etti.
Hüseyin Vassaf “aslen Erzincanlı olduğu hâlde Erzurum'da ikametinden kinâyeten Erzurûmî diye şöhret buldu” der. Haskan ise tam tersini yazar: “Aslen Erzurumlu olup uzun müddet Erzincan'da oturduğu için Erzincanî diye anılır.” İki kayıt birbirini çürütür; hangisinin doğru olduğu belirsizdir.
İkiŞam'da bir kapı
Tasavvuf yoluna, kendi otobiyografisine göre hiçbir mürşide bağlanmaksızın başlamıştı. Gece gündüz kelime-i tevhîde devam ederken kendisinde hârikulâde hâller zuhur etti; bunun ardından Hz. Hızır kendisine görünür ve bir müddet ona mürşidlik eder. Muhammed
Mürşid arama sevdasıyla Şam'a — kendi ifadesiyle yayan — gitti. Nakşibendî meşâyihinden Yek-dest Ahmed-i Cûryânî hazretlerinin halifelerinden olup on yedi yıl Haremeyn'de mücâvir kalan el-Hâc Şeyh Süleymân-ı Kürdî Efendi, o sırada Şam'da Emeviyye Camii'nde îtikâftaydı. Ramazan'ın son on gününde ona intisap etti; şeyhinin izniyle bu camide bevvâblık — kapıcılık — vekâletinde bulundu ve Hz. Yahyâ aleyhisselâmın merkad-i şerîfi civarında seyr ü sülûka başlayarak sekiz yıl hizmetinde kaldı. Sefîne-i Şeyhi 1165/1752'de Şam'da vefat etmiştir. Muhammed
Nakşibendiyye-Müceddidiyye kolundan Süleymân-ı Kürdî Efendi; Kâdiriyye kolundan Şemsî Bitlisî hazretleri. Sâdık Efendi bu iki yolun usûlünü birleştirmiştir.
Süleymân-ı Kürdî, İmâm-ı Rabbânî'nin oğlu Muhammed Ma'sûm Fârûkî'nin yetiştirdiği Yekdest Ahmed-i Cüryânî hazretlerinin halifesidir — Mehmed Emin Tokâdî'nin de şeyhi. Şemsî Bitlisî ise takriben 1127/1715'te, Hakkâri'den gelip Bitlis'e yerleşen Seyyid Mollâ Abdülgafûr Efendi'nin oğlu olarak doğmuştur.
ÜçKırk şehir, bir yol
1751/52'de şeyhinin vefatı üzerine, sülûkunu ikmal için yine bir mürşid-i kâmil arayarak yeryüzü seyahatine çıktı.
- Erzincan 1136 / 1723Doğum. On sekiz yıl memleketinde kalır.
- Sofya 1153 / 1740Hicret; tahsile devam ederken kimseye intisap etmeden zikirle meşgul olur.
- Şam 1157 / 1744Emeviyye Camii'nde mu'tekif Şeyh Süleymân-ı Kürdî'ye intisap; Hz. Yahyâ'nın merkadi civarında sekiz yıl seyr ü sülûk.
- Kudüs 1165 / 1752Şeyhinin vefatı üzerine yeryüzü seyahatine çıkar.
- Kıbrıs — Silifke — Karaman — KayseriAkdeniz ve orta Anadolu hattı.
- Selânik — Elbasan — Tiran — Ülgün — BarRumeli ve Adriyatik kıyısı; İskenderiye'den o günün sınır sonu olan Venedik hududuna kadar.
- Edirne — Yanbolu — TrabzonDönüş; Karadeniz kıyısı.
- Gürcistan — Ahıska — Kars — Bayezid — BitlisDoğu sancakları.
- Erzurum 1170 / 1757Şemsî Bitlisî'ye tecdîd-i biat ve hilâfet. Aile kurar. Cehrî zikri sebebiyle iftiraya uğrar, nefyedilir.
- İstanbul — Üsküdar 1193 / 1779Alaca Minare Tekkesi'nde on dört yıllık meşîhat.
DörtErzurum ve cehrî zikir
Üsküdar'da göreve başladığında ulemâdan bazıları icâzetnâmesinin bulunup bulunmadığını konuşur. Pîr, dervişlerinden birini Erzurum üzerinden Bitlis'e, şeyhi Şems-i Bitlisî'ye gönderir. Müştâk Baba'nın anlattığına göre Şems-i Bitlisî tam o günlerde Erzurum'a davet edilmiştir ve yola çıkmadan hizmetindeki Derviş İshak'a “Ya İshak, işbu şecere-i Nakşibendiyyeyi beraberine al, şâyet lâzım gele” demiştir. İki taraf Erzurum'da buluşunca, isim yeri önceden boş bırakılmış icâzetnâme Şems-i Bitlisî'nin kendi eliyle doldurulup teslim edilir. Bundan sonra pîrin ehliyetine dair şüphe kalmaz. Muhammed
Erzurum'dan ayrıldıktan sonra ilm-i avâm ve ilm-i tasavvufla meşgul olmuş, tasavvuf sahasında iki yüzü aşkın kitap okuyup incelemiştir. Muhammed
Erzurum'da bulunduğu sırada Bitlis'te sâkin Kâdiriyye şeyhlerinden Şeyh Hacı Mahmûd Efendi bin Abdülgafûr — Şemsî Bitlisî — mânevî işaretle Erzurum'a geldi. 1170/1756-57'de tecdîd-i biat ederek kısa sürede onun halifesi oldu. Sefîne-i
Cehrî zikirle meşgul olduğu, açıktan kelime-i tevhîd söylediği için halkın bir kısmınca hoş karşılanmadı; münkir ve müfsitlerin iftirasına uğrayarak nefyedildiğini bizzat kendisi beyan eder. Buna rağmen eziyet edenlerin yüzlerine gülerek hizmete devam etti. Kendi nutkunda da aynı şeyi söyler: “Ol diyârın münkiri çok men' iderler dâ'imâ / Zikr-i cehrî olmaz anda eglenüp kılma karâr.”
Şeyhi Şems-i Bitlisî halifesini savunmak için kaleme sarılır: Bâyezîd-i Bistâmî'nin de bir günde şehir şehir sürüldüğünü hatırlatarak, Erzurum'un “burûdet ve şiddet-i serd” iklimini sebep gösterir — o soğuk, bazı gönüllerde ilâhî aşkın sıcaklığına yer bırakmamıştır. Erzurumlu Müştâk Baba da aynı kanaatte olmalı ki şöyle der: Muhammed
Zikr-i tevhîd ile dil âyinesi safvet bulur Erzurum'da cehr ile her kim dise menfî olur
“Benim Sâdık'ımın yaşadığı bu hâller, onun evliyâullah arasında derecesinin ne kadar yüksek olduğunu gösterir. Nitekim ileride çok sevilen bir zât olacaktır.”
BeşÜsküdar'da meşîhat
1193/1779'da İstanbul'a geldi; bir müddet Sinan Paşa Medresesi'nde Farsça okuttu. İki yıl sonra Üsküdar'da Nuh Kuyusu civarında, Hacı Hüseyin Dede'nin binâ eylediği Alaca Minare Tekkesi'ne şeyh olarak tayin edildi; tekkenin üçüncü postnişînidir. İslâm
Tekkenin şeyhi Hacı Dede yeni vefat etmişti. Pîrin arkadaşı, aynı zamanda müridi ve Şemsî Bitlisî'nin büyük kardeşinin torunu olan Müştâk Baba, “Nakşî şeyhlerine meşrûta olan tekyenin mahlûl olduğunu” Şeyhülislâm'a bildirir; görev bunun üzerine Muhammed Sâdık Erzincânî'ye verilir.
Meşîhatin yılı için iki tarih dolaşır; pîrin kendi kalemi ikisini de açıklar: “Binyüz doksan üçte âsitâneye gelip binyüz doksan beşte Nuh kuyusu civarında Alaca Minare yakınında… postnişîn olarak sâkin olub… bin yüz doksan altı tarihinde, tahminen sinnimiz altmışa bâliğ olup.” Yani posta 1195'te oturmuş, 1196'da altmış yaşına varmıştır. On dört yıl Üsküdar'da neşr-i feyz etti. (Terbiyenâme, Millî Kütüphane 3200, vr. 15b)
Terbiyenâme'yi istinsah eden ve pîrin “veled-i ma'nevî”si olan Ra'fet Efendi, şeyhinin “Üsküdar'da Alaca Minâre karşısında, kendi eser-i vakf u binâsı olan tekye-i dârü'l-emânda medfun” olduğunu yazar. Pîrin kendi nutkunda da tekke bu adla geçer: “Menba'-ı feyz oldu çün bu tekyemiz dârü'l-emân.” Nutukları yazma ve basılı kaynaklarda muhafaza edilmiştir.
Altıİçtihadı: arı tevhîdi
Nakşibendiyye'nin Müceddidî kolundaki beş letâif (kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ) usûlü ile Kâdiriyye'nin Abdülvehhâb kolunda uygulanan, her nefis mertebesine göre esmâ telkini olan yedi esmâ usûlünü cem etti. Hakk'a vâsıl olmayı arzu eden dervişlerine, kolay bir yoldan vuslat bulmaları için iki usûlü birden telkin eyledi. Sâdık
İçtihat ettiği zikir şekli, kovandaki arıların uğultusunu andırdığı için zikr-i zenbûrî yahut tevhîd-i nahlî denildi. Yolun usûlü ve buna dair ihtilâf ayrı sayfada.
YediLakapları
- ÇelebiNesebi Mevlânâ Celâleddîn Rûmî'ye dayandığı için
- Hezarfençok yönlü ilmi sebebiyle halk arasında
- Tezveren Dedetürbesine gelenlerin müşküllerinin kolayca çözülmesi sebebiyle
Şiirde mahlası Sâdık, ismi Muhammed'dir.
SekizHalifeleri
Halifelerinin sayısı kaynaklarda belirtilmez; isimleri tespit edilebilenler şunlardır. Muhammed
- Hacı Mustafa EfendiDergâh hazîresinde medfundur. Mezar taşındaki beyitten dergâhı onardığı anlaşılır: “Sâhibü'l-hayrât Seyyid kâmil el-Hâc Mustafa / Hânkâh-ı Nakşıbend'i vakf kân-ı sehâ” (1206/1792). Pîr bu vakfa kendi kalemiyle bir nutuk söylemiştir; VII. nutkun ilk mısraı şöyle başlar: “Hânkâh-ı Nakşibende vakf olunca bu sinî / Girdi meydân içre kurdu hamd-ile kürsîsini.” Pîrin otobiyografisini mektup olarak yazdığı kişi de odur.
- İbrâhim Hamdi IspartavîPîrden sonra tekkenin dördüncü postnişîni oldu; 1243/1827'de vefat etti.
- Muhammed Emîn KırkağacîHalifesi Abalı Hâfız Muhammed Haydar Bergamavî, Aksaray'daki Nakşî dergâhının şeyhi olmuştur; kendisi de bu tekkenin hazîresinde medfundur.
- Abdurrahman el-Harputî“Kürd Hoca” diye meşhurdur. Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî'nin hocalarındandır ve Erzincânî'den icâzet aldığı kaydedilir.
DokuzVefatı
Vefatının en güvenilir kaydı, o gün başucunda bulunan bir müridine aittir. Şeyhin risâlelerini istinsah eden Erzurumlu Mehmed Re'fet Efendi, Risâle-i Mahbûb nüshasının sonuna şunu yazar: Muhammed
“İşbu risâlenin müellifi azîzim efendim eş-Şeyh Sâdık kuddise sırruhu Üsküdârda Alaca Minâre karşısında kendü vakf etmesine bâdî tekye-i Dârü'l-Emânda medfûn olup hîn-i intikâlde bu fakîr ü âciz hidmet-i devletlerinde bulunan işbu mısra' dâr-ı bekâya irtihâline târîh düşüp teberrüken işbu risâle zeyline terkîm kılındı…”
Geldi bir hâtif didi âyînde Re'fet târîhin
Nakd-ı ömrün virdi aldı yirine dârü'l-emân (1209)“Bin iki yüz dokuz senesi mâh-ı Rebîülâhirde fecr tulû'unda irtihâl buyurdular.”
Bu kayda göre vefat Rebîülâhir 1209 / Ekim-Kasım 1794, tan yeri ağarırken olmuştur. Kendi vakf u binâsı olan tekkenin türbesine defnedildi; kabri, tekkenin bânîsi Hacı Hüseyin Dede'nin yanındaydı. Haskan, babasının da burada medfun olduğunun rivayet edildiğini kaydeder ve tekkenin “en ihtişamlı devrini onun zamanında yaşadığını” yazar. Yüzyıllar
Ayı Rebîülevvel gösteren Haskan Yüzyıllar ile yılı 1210 / 1795 ve yaşı yetmiş dört veren İnsan ve İrfan Vakfı neşri arasındaki farkın kaynağı, türbedeki levhada yazılı olup Vassaf'ın Sefîne'ye aldığı tarih manzumesidir: son beytinin her iki mısraı da ebced hesabıyla 1210 verir. Şeyhin külliyâtını istinsah eden Yahyâ Âgâh Efendi de bu tarihi esas almıştır. Vassaf ise manzumeyi Sefîne'ye alırken mısraları hiç hesaplamamış, hemen altına Re'fet Efendi'nin verdiği 1209'u rakamla düşmüştür — iki tarihin yan yana durmasının sebebi budur. Vefat ânında orada bulunan Re'fet Efendi'nin kaydı daha önceliklidir. Muhammed
OnTürbesindeki levha
Vâsıf mahlaslı bir şairin vefatına düşürdüğü tarih manzumesi, Hüseyin Vassaf'ın türbede bir levhada yazılı olarak gördüğü ve Sefîne'ye aldığı metindir. Yahyâ Âgâh Efendi de istinsah ettiği külliyâtın sonuna kaydetmiştir. Muhammed
Nişîn-i tekye-i sıdk u safâ Sâdık Efendi kim Sadâkat subh-ı sâdık gibi vechinden ayân oldu Derûn-ı tâb-nâki mihr-i kâma matla'-ı rûşen Velî mir'ât-ı maksûda celî âyîne-dân oldu Be-feyz-i Hak tarîk-ı şâh-râh-ı Nakşıbendî'de Delîl-i kâfile-sâlâr dahîl-i ârifân oldu O yektâ kümmel-i şeyhu'ş-şuyûhun zât-ı vâlâsı Kemâl-i himmet ile bâdî-i feyz-i cihân oldu Gubâr-ı makdemine yüz süren âlemde kâm aldı Varan dergâhına bir kez cihânda kâm-rân oldu O dânâ hâce-i ilm ü kemâlin sûk-ı irfânda Nukûd-ı himmeti sermâye-i pîr ü cevân oldu Şarâb-ı Kevser'i nûş itmek için bezm-i Cennet'de Uçup mînâ-yı tenden nâ-gehân rûhu revân oldu O cân-ı âlem itdi gerçi kim terk-i cihân ammâ Vücûd-ı pâki cism-i kabre seyr ile ne cân oldu O verd-i gülşen-i sıdkın gül-i zîbâ-yı zâtıyla Derûn-ı ravzası mânend-i sahn-ı gülsitân oldu Nevâ-yı zikr-i Mevlâ ile hem çün bülbül-i şeydâ Makâm-ı andelîb-i rûhu gülzâr-ı cinân oldu İdüp çün hatm-i hüsn-i hâtimeyle mushaf-ı ömrün Dem-i âhirde tevhîd-i Hudâ mühr-i dehân oldu Zamân-ı fevtin ol zâtın suâl iden ahibbâya Bu beyt-i bî-bedel târîh ile Vâsıf beyân oldu Göçüp Sâdık Efendi Cennet'e bâ-emr-i Sübhânî Saâdetle azîzim vâsıl-ı dârü'l-emân oldu
Son beytin her iki mısraı da ebced hesabıyla 1210 (1795-96) verir. Şairin mahlası Sefîne'de sehven “vasf-ı beyân” olarak yazılmıştır.
Eserleri