Metinlerde geçen tabirler
Sözlük
190 madde
Nutuklar ve risâlelerdeki kelimeler
A
- AHAD
- Birler, vahdetin çoğulu (Ehad). Her türlü bilinemezlikte zâtına mahsus tek, bir ve eşsiz olan Yüce Allah.
- AHİBBA
- Dostlar, arkadaşlar.
- AHÎ
- Kardeşim.
- AKDEM
- Daha önce, Daha ileri.
- ALİL
- Hastalık, sakatlık.
- ANDELİB
- Bülbül.
- ASÂ
- Gibi.
- ASFİYA
- Safiyet, takva ve kemal sahibi.
- ATÂ
- Vermek, bağışlamak.
- AYÂN
- Açık, âşikâr.
B
- BÂB
- Kapı.
- BADİ
- Sebep olan.
- BAHİR
- Deniz.
- BASAR
- Göz, görme.
- BEHA
- Kıymet, değer.
- BEKÂ
- Kalıcılık, ölümsüzlük.
- BELÂ
- (Kâlû Belâ) "Evet sen bizim Rabbimizsin."
- BEND
- Kıvırmak, bükmek.
- BEND
- Bent, bağlanmış.
- BEZM-İ EZEL
- Elest bezmi.
- BÎ-GÜMÂN
- Şüphesiz.
- BÎ-İŞTİBÂH
- Şüphesiz.
- BÎ-NEVA
- Zavallı, nasipsiz, muhtaç, çaresiz.
- BÎ-SABIR
- Sabırsız.
- BÛM
- Aylaklık etmek.
C
- CÂM
- Kadeh.
- CÂVİDAN
- Sonrasız, sonsuz.
- CEBİN
- Alın, yüz, korkak.
- CEDEL
- Tartışma, çekişme.
- CELİ
- Açık, aşikar, parlak.
- CEVAN
- Genç, taze, delikanlı.
- CİNAN
- Cennetler, sekiz cennet.
- CÜNÛN
- Delilik.
D
- DAMEN
- Entari, etek, kenar.
- DANÂ
- Bilen, bilgili.
- DÂR
- Yer, ev, yurt.
- DEHAN
- Ağız.
- DENÎ
- Alçak.
- DEST
- El.
- DÎDE
- Göz.
- DÎL
- Gönül.
- DÛR
- Uzak.
- DÜRR-I YEKTA
- eşsiz inci.
- DÜŞVÂR
- Zor, güç
- DÜZAH
- Cehennem
E
- EDNÂ
- Çok aşağı, en alt düzeyde.
- ELEST
- “Elestü birabbiküm” (Ben sizin rabbiniz değil miyim?)
- ELYAK
- Daha münasip.
- EMRÂZ
- Hastalıklar.
- ENİS
- Dost, arkadaş, yâr, hemdem.
- ENVÂR
- Nurlar.
- ESFEL
- En sefil, çok sefil.
- ETKİYÂ
- Çok takva sahibi olanlar.
- ET-TAİBÜ
- Tövbe eden, yönelen.
- EYNEMA KÜNTÜM
- "Nerede olsanız" (Hadid, 4. Ayet).
F
- FÂNUS
- Süslü, ayaklı fener.
- FAZL
- Erdem
- FİRAK
- Ayrılık.
- FÜNUN
- Fen, ilimler.
G
- GÂH
- "Yer" manasında son ek, arasıra, bazen.
- GAYUR
- Gayreti çok olan. Kötülük ve çirkinlikleri şiddetle reddeden.
- GAZÛB
- Kızgın, öfkeli, hiddetli.
- GEDA
- Dilenci, yoksul.
- GER
- Eğer, “yapan, yapıcı” manasındaki son ek.
- GÛŞ
- Dinlemek.
- GÜFT U GU
- dedikodu.
- GÜMRAH
- Gür, yüksek, aşırı derecede büyümüş olan
- GÜVÂH
- Şahit, gören, bilen, tanıyan.
H
- HAKAİK
- Hakikatler.
- HÂK
- Toprak.
- HALÂS
- Kurtuluş.
- HALİS
- Karışık olmayan, saf, katışıksız. İçten, samimi.
- HERGİZ
- Asla, kat’iyyen, hiçbir suretle.
- HEM KÂR
- “Her yaptığım”
- HEMTA
- Benzer, denk, eşit.
- HEZARAN
- Binlerce.
- HOD
- Kendi.
- HURÂN
- Huriler.
K
- KADEM
- Ayak.
- KAM-RAN
- İsteğine kavuşmuş olan.
- KANDE
- "Nerede(?)"
- KÂN
- Bir şeyin menbağı, kaynağı.
- KÂRİN
- Yakın.
- KAYD
- Kayıt, yazı, bağ.
- KERREMNA
- "Kerem kıldık." (İsra, 70. Ayet)
- KİL’U-KÂL
- Dedikodu, boş söz.
- KİZB
- Yalan, yalan söylemek.
- KUL KÜLL
- "Her şey Allahtandır." (Nisa, 78. Ayet)
- KUT
- Mutluluk
- KUY
- Köy, mahalle sokak, sevgilinin bulunduğu yer.
L
- LA'NAZIR
- Eşsiz, benzersiz.
- LA-TAKNETU
- "Ümidinizi kesmeyin." (Âyet-i Kerime)
- LÂ-YEZÂL
- Zevalsiz, bitimsiz.
- LİKA
- Kavuşma, buluşma.
M
- MA’ÂSİ
- Günahlar, isyanlar.
- MABUD
- Kendisine ibadet edilen.
- MAHFİ
- Gizli, saklanmış.
- MANEND
- Benzer, eş.
- MASİVA
- Dünya işleri, Allah’tan gayrı her şey.
- MEDYÛN
- Verecekli, borçlu.
- MELÂL
- Can sıkıntısı, üzüntü.
- MEKKARE
- Kiralanan yük hayvanı.
- MEN AREF
- "Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu" (Kendini bilen Rabbini bilir.) (Hadis-i Şerîf)
- MERDUD
- Reddedilmiş.
- MESÂB
- Rücu edecek, geri dönecek yer.
- MEŞAYİH
- Şeyhler.
- META
- Mal, elde bulunan varlık.
- MEZKÛR
- Adı geçen, zikr olunan.
- MİHMAN
- Misafir.
- MİR’ÂT
- Ayna.
- MUHAL
- Olamayacak, imkansız.
- MUİN
- Yardımcı.
- MUKARRER
- Kararlaştırılmış, kararlaşmış.
- MUKTEDA
- Kendisine uyulan, önde giden.
- MÛNİS
- Kendisine alışılmış, sevimli.
- MÛTU EN TEMÛTU
- “Ölmeden önce ölünüz.” (Hadîs-i Kutsî)
- MUYÎ-SER
- Saç, baş kılı.
- MÜCAVİR
- Peygamber Efendimize komşu olanlara verilen bir ünvan. Ailesini, malını mülkünü, dünyalık şeyleri bırakıp, peygamberin şehrinde, yakınında yaşama arzusuyla Medine’ye yerleşenlere denir.
- MÜDAM
- Devam eden, sürekli, mey.
- MÜLHİD
- Dinden çıkan, imansız.
- MÜSELLEM
- İnkâr edilemeyen, karşı çıkılamayan, söz götürmez.
- MÜSTAĞRAK
- Gark olmuş, dalmış, batmış.
- MÜSTECÂB
- Kabul gören.
N
- NÂDİM
- Pişman.
- NÂHEMVÂR
- Eğri, doğru olmayan.
- NAKİ
- Temiz, pâk, arif
- NÂTÜVAN
- Cansız, güçsüz.
- NECAT
- Kurtuluş.
- NEFAHTÜ FÎHİ MİN RÛHİ
- "Ona ruhumdan üflediğim zaman" (Hicr, 29. Ayet)
- NEGAHAN
- Ansızın, birdenbire.
- NİKÂT
- Noktalar, ince manalar.
- NİŞİN
- Oturan, oturmuş
- NUKUD
- Nakitler, akçeler.
- NÛŞ
- İçmek.
P
- PERR’Ü BAL
- Kol kanat.
- PERTEV
- Işık.
- PERVÂNE
- Işık etrafında dönen küçük kelebekler.
- PİYÂLE
- Kadeh, bardak.
R
- RÂCİ
- Geri dönen, yalvaran, rica eden, umutlu.
- RE'FET
- Acıma, merhamet etme, esirgeme.
- REHNÜMÂ
- Yol gösteren.
- RUGAN
- Parlak deri.
- RÛZ-İ ŞEB KÂRIN
- Gün ve geceyi yapan.
S
- SABÛR
- Çok sabırlı, günahkâr kullarını cezalandırmak da acele etmeyen, onların kendisine dönüşü için zaman tanıyan.
- SAHN
- Avlu.
- SÂİ
- Çalışan.
- SÂLİK
- Bir yola giren, bir tarikata bağlanan.
- SÂKİ
- Su ve içecek dağıtan.
- SAMED
- Her şey kendisine muhtaç olduğu halde, kendisi hiçbir kimseye ve hiçbir şeye asla muhtaç olmayan.
- SÂYEBAN
- Gölgelik.
- SÂYE
- Gölge.
- SEB’A-I SEYYARELER
- Yedi gezegen.
- SERASER
- Baştan başa, büsbütün.
- SERDAR
- Önder, Askerin başı, kumandan, komutan.
- SEZA
- Uygun, yaraşır, münasip.
- SUBH’U MESA
- Sabah-akşam.
- SUK
- Çarşı, pazar.
- SÜLÛK
- Bir yol tutma, tarikata girme.
T
- TÂB
- Mizaç, huy, parıltı.
- TEDİB
- Terbiye etme.
- TEGANNÎ
- Şarkı söylemek.
- TURÛK
- Yollar, tarikler.
U
- UMUR
- Aldırış etme, önem verme.
- URMA
- Vurmak.
- UŞŞÂK
- Âşıklar.
- UYÛB
- Kusurlar.
V
- VİLDÂN
- Yeni doğmuş çocuklar, kullar, köleler.
- VE NAHNÜ AKREBÜ
- "Biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf, 16.ayet)
Y
- YEKSAN
- Birlikte, bir olmak.
- YEK
- Tek, bir.
Z
- ZENBUN
- Günahkar, suçlu.
- ZİBA
- Güzel.
- ZÜNÛB
- Günahlar, suçlar.
Â
- ÂBİD
- İbadet eden.
- ÂLEM-İ KÜBRA
- En büyük alem.
- ÂŞİYÂN
- Kuş yuvası.
Ç
- ÇERAĞ
- Kandil, çıra.
- ÇEŞM
- Göz.
Ö
- ÖZGE
- Başka.
İ
- İN’AM
- Nimetlendirme.
- İNBİSÂT
- Sözde ve amelde zorlama ve yapmacıklık olmadan, kulun yaratıldığı huylarla sülûk etmesidir.
- İREF NEFSEK
- "Nefsini bil!"
Ş
- ŞEKÛR
- Az iyiliğe çok mükafat veren. Rızası için yapılan iyilikleri pek ziyadesiyle karşılık veren.
- ŞEMS’Ü KAMER
- Güneş ve ay
- ŞEM
- Mum, balmumu.
- ŞER’İ ŞERÎF
- Şerefli İslam Şeriatı
- ŞEŞ
- Altı (6).
- ŞEYDA
- Aşk çılgını, çok tutkun, aşık.
- ŞEYHİ'Ş-ŞUYÛH
- Şeyhlerin şeyhi.
- ŞÜHÛD
- Müşâhede etme, görme, şahid olma.